Kendini Sürekli Açıklama İhtiyacı Nereden Gelir?
- Burcu Özdemir
- 2 Tem
- 3 dakikada okunur
Bazı insanlar bir cümle kurduktan sonra bile içlerinde açıklamaya devam eder.
“Yanlış anlamasın.”
“Kırılmış olabilir.”
“Bunu öyle demek istemedim.”
“Acaba fazla mı net konuştum?”
“Şimdi bencil gibi mi göründüm?”
Bazen karşı taraf henüz hiçbir şey söylememiştir. Ortada açık bir çatışma yoktur. Belki sadece kısa bir mesaj atılmış, bir teklif reddedilmiş ya da bir sınır çizilmiştir. Ama kişinin içinde çoktan uzun bir savunma konuşması başlamıştır.
Bu durum çoğu zaman yalnızca “fazla düşünmek” değildir. Kendini sürekli açıklama ihtiyacı, insanın geçmişte ilişki içinde nasıl güvende kalmayı öğrendiğiyle bağlantılı olabilir.
Çocuklukta, gençlikte ya da önceki ilişkilerde duygularımızın yanlış anlaşıldığı, ihtiyaçlarımızın fazla bulunduğu, sınırlarımızın cezalandırıldığı deneyimler yaşadıysak, zihnimiz şu sonucu çıkarabilir:
“Kendimi yeterince iyi açıklarsam terk edilmem.”
“Ne demek istediğimi anlatabilirsem kızmazlar.”
“Karşımdaki beni anlarsa sorun çıkmaz.”
“Yanlış anlaşılmak tehlikelidir.”
Böylece açıklama yapmak, bir iletişim biçimi olmaktan çıkıp bir güvenlik davranışına dönüşebilir.
Güvenlik davranışı, kişinin kaygısını azaltmak için başvurduğu otomatik tepkidir. Birini memnun etmeye çalışmak, gereğinden fazla özür dilemek, sürekli onay almak istemek, kendi kararını uzun uzun gerekçelendirmek buna örnek olabilir. Kısa vadede rahatlatır; çünkü kişi “en azından yanlış anlaşılmayı önledim” diye düşünür. Ama uzun vadede içsel güveni zayıflatabilir.
Çünkü insan her kararını açıklamak zorunda kaldıkça, kendi iç sesine duyduğu güven azalır.
Bir noktadan sonra kişi gerçekten ne istediğini değil, karşı tarafın bunu nasıl karşılayacağını düşünmeye başlar. “Benim için doğru olan ne?” sorusunun yerini “Bunu nasıl anlatırsam sorun olmaz?” sorusu alır.
Bu da ilişkilerde yorgunluk yaratır.
Kendini sürekli açıklayan kişi çoğu zaman kötü niyetli değildir. Aksine, ilişkide uyumu korumaya çalışıyordur. Ama bunu yaparken kendi sınırını, ihtiyacını ve duygusunu ikinci plana atabilir. Hayır dediğinde açıklama borçlu hisseder. Dinlenmek istediğinde suçluluk duyar. Kırıldığında bile önce karşı tarafı rahatsız etmemeye çalışır.
Oysa sağlıklı ilişkilerde her duygu uzun bir savunma gerektirmez.
Bazen “Bugün uygun değilim” yeterlidir.Bazen “Bunu istemiyorum” yeterlidir.Bazen “Şu an buna enerjim yok” yeterlidir.Bazen de sadece susmak, düşünmek ve hemen cevap vermemek yeterlidir.
Elbette açıklama yapmak yanlış değildir. İletişim kurmak, niyetini paylaşmak, karşı tarafı önemsemek değerlidir. Buradaki mesele açıklamanın varlığı değil, zorunluluk hissidir.
Kişi kendini özgürce ifade ettiği için mi açıklıyor, yoksa açıklamazsa sevilmeyeceğinden mi korkuyor?
Bu ayrım önemlidir.
Eğer açıklama ihtiyacının altında yoğun bir suçluluk, terk edilme korkusu, yanlış anlaşılma kaygısı ya da “karşımdaki üzülürse ben suçlu olurum” düşüncesi varsa, burada durup bakmak gerekir.
Belki de mesele o anki kişiyle değil, geçmişte öğrenilmiş bir ilişki biçimiyle ilgilidir.
Bazı insanlar çocukken evdeki huzuru korumak için çok erken yaşta dikkatli olmayı öğrenir. Kimin neye kızacağını takip eder. Ses tonlarını okur. Ortam gerildiğinde kendini suçlu hisseder. Kendi ihtiyacını söylemeden önce herkesin ruh halini kontrol eder.
Yetişkin olduğunda ise bu dikkat hali devam eder. Artık çocuk değildir ama bedeni hâlâ aynı alarm sistemini çalıştırıyor olabilir.
Bu yüzden kendini açıklama ihtiyacını sadece “özgüvensizlik” diye etiketlemek eksik kalır. Bazen bu, geçmişte işe yaramış bir hayatta kalma stratejisidir. Kişi bir zamanlar ilişkide güvende kalmak için kendini anlatmak, yumuşatmak, haklılığını kanıtlamak ya da kendini aklamak zorunda kalmış olabilir.
Ama bugün aynı strateji onu yoruyor olabilir.
İyileşme, bu davranışı zorla susturmakla başlamaz. Önce fark etmek gerekir.
“Şu an gerçekten açıklama yapmak istiyor muyum, yoksa kaygımı yatıştırmaya mı çalışıyorum?”
“Bu kadar açıklama yapmasam ne olacağından korkuyorum?”
“Karşımdaki beni yanlış anlarsa bu benim için ne anlama gelir?”
“Hayır dediğimde neden kendimi suçlu hissediyorum?”
“Benim kararımın geçerli olması için herkesin onu anlaması gerekiyor mu?”
Bu sorular, kişinin kendi içindeki eski ilişki kalıplarını görmesine yardımcı olabilir.
Çünkü bazen sınır koymak, karşı tarafı ikna etmek değildir. Bazen sadece kendi gerçeğini kabul etmektir.
Bir kararın geçerli olması için uzun uzun savunulması gerekmez. Bir duygunun değerli olması için herkes tarafından onaylanması gerekmez. Bir ihtiyacın makul olması için başkasının onu rahatça karşılaması gerekmez.
İnsan her zaman anlaşılmayabilir. Bu zor ama gerçektir.
Psikolojik olgunluk biraz da burada başlar: Herkesin bizi doğru anlamasını kontrol edemeyeceğimizi kabul ettiğimizde.
Bu, umursamazlık değildir. İletişimi kesmek değildir. Sertleşmek değildir. Aksine, ilişkide kendini kaybetmeden kalabilmeyi öğrenmektir.
Kendini sürekli açıklama ihtiyacı azaldıkça, insan daha kısa, daha net ve daha sakin cümleler kurmaya başlar. Herkesin duygusunu taşımak zorunda olmadığını fark eder. Birinin hayal kırıklığının her zaman kendi hatası olmadığını görür. Kendi sınırının, karşı tarafın hoşuna gitmese de geçerli olabileceğini öğrenir.
Ve belki en önemlisi, içten içe şunu hissetmeye başlar:
“Kendimi anlatabilirim ama kendimi ispatlamak zorunda değilim.”

Yorumlar